02 Ocak 2010 Cumartesi

İzmir-Kaş turu (11/11)

11. gün

1 Eylül Salı

Patara – Kaş

43,81 km

No need to rush. Patara’da güzel bir sabaha uyanıyoruz. Çadırımızın titreyen tentesiyle oynaşan tatlı bir kedi arkadaşımız. En güzel, en sakin, en rahat kahvaltımızı ediyoruz. Kırk kilometre sonra Kaş’a varacağız. İki tekerin bizi ulaştırdığı son yerde, seyahatimizi sonlandıracağız. Bugün sadece on birinci gün, ancak sanki aylardır gidiyoruz, manzaralar bir film şeridi gibi geçiyor, yolların güzelliği tarifsiz.

Patara’dan anayola çıktıktan kısa bir süre sonra bizi Kalkan’a kadar kadar aşmamız gereken ilk rampanın başına getiriyor. Ortalama %6’lık bir eğimle 240 metreye kadar yükseliyoruz, ve Kalkan ayaklarımızın altına seriliyor. Sonbahar’a bugün girdik. Bu Akdeniz bölgesi için kayda değer bir bilgi değil. Güneşin insafına sığınarak üstümü çıkartıyorum. Bisikletçi güneş yanıklarımı, emekli general tatil yanığına çevirme gayretindeyim. Ama o da ne? Rampanın tepesinde bizimkileri beklerken, motosikletli bir mor gömlek musallat oluyor. Abartısız üç kere yanımdan geçiyor. Emniyet şeridinden ters gidip geri dönüyor, abuk abuk bakıyor. Ben de ona dik bakıyorum. Kesinlikle dayağı hak etti. Tekrar geçmediği için çok şanslı.

Asabiyetle başladığım iniş, yine bisikletin iki teker mütevaziliğine terk ediyor kendini. Kalkan’ın içine girmiyoruz. Benzincisinde soluklanırken, kavşaktan dönmekte olan bir bisikletçi bizi görüp yanımıza geliyor. Dün bahsettiğim sürpriz bu mu acaba diye bakıyorum. Hayır, kendisi henüz teşrif etmedi. Necip Bey’le ayaküstü sohbet ediyoruz. O sırada arkadaşı kavşaktan hızla geçip gidiyor. Öğleden sonra Kaş’ta karşılaşırız heralde diyerek yanından ayrılıyoruz. O da Kalkan’a yüzmeye gidiyor.

Kalkan’dan bir süre sonra daimi virajlı, uçurum dibiyle deniz arasında gidip gelen, gölgesiz ve ıssız bir yol seriliyor önümüze. Kaputaş plajına ulaşıyoruz. Saat öğlen bir. Abartısız kırk derece bir sıcaklık söz konusu. Plaj yolun kırk metre kadar aşağısında, merdivenle iniliyor. Aşağıda hiçbir kabin ya da şemsiye yok. Uçurumun duvarlarındaki ince gölgelerde dinlenilebilir ancak. Yine de aşağısı yoldan daha ferah. Ömer’le Serpil Abla devam ediyorlar. Ben ise yine mavinin çekiciliğine bırakıyorum kendimi. Yanımda kalan suya göre hareket ederek, bir buçuk saat kadar vakit geçiriyorum o çılgın güneşte.

Bisikleti yukarıya kilitliyorum. Ayaküstü mayomu ve sandaletimi giyiyorum. Değerli eşyalarımı (bkz.değerli eşya) yanıma alıp, merdivenin başında uyuklayan jandarmaların kulübesine güvenerek iniyorum aşağı. Eşyalarımı uçurumun duvarlarındaki oyuklara bırakıyorum, ardından kendimi de mavi sulara. Üç adım sonra azur mavisinin içindeyim. Güneşlenip, yüzüp, pinekleyip, eğlendikten sonra, tekrar yukarıya çıkıyorum. Mayo ve sandaletle devam ediyorum. Üşengeçlik, sıcak, yolun sonuna varmanın gevşekliği üzerime çökmüş durumda.

Kalan yirmi kilometrenin büyük bir bölümü, demin tarif ettiğim çöl ortamında geçiyor. Bu yoldan tedariksiz devam etmenin tehlikeli olabileceğini belirtmem gerekir. Temmuz civarı kebap olur burada insan. Kaş’a üç kilometre kala yol kenarı köfte ayrancısına ulaşıyorum. Şu güneş sersemliğini üzerimden atıp, yola öyle devam etsem daha iyi olacak. Kaş’ta beni bekleyenlere bir mesaj çekiyorum. Sağ ve salimim, bir saate gelirim. Ayran üstüne ayran içiyorum, karnımı bir güzel doyuruyorum. Köftecimiz bisiklete çok sempatik yaklaşıyor. Tepemde bir tente var, elime gazete tutuşturuyorlar. Öğleyi geçirdiğimiz için hafif bir meltem söz konusu. Artık Kaş’a girecek kadar iyi durumdayım.

Kaş’a varır varmaz, Kaşspor’un çay bahçesine giriyorum. Bizimkiler orada bekliyor beni. Buzlukta bekletilmiş soğuk bardağa erir gibi akan altın rengi Efes oluyor ödülüm. Cehennemden cennete terfi etmenin torpilli formülü. Turu bitirdik, herkese geçmiş olsun. O halde turda kaybettiklerimizi yerine koymak için tıkınmaya başlayabiliriz! Çay bahçesinden kalktıktan sonra çorba içmeye gidiyoruz. Kaş’ın içinden bir bisikletli geçiyor, bu mu acaba büyük sürpriz? Islıklarla çeviriyoruz, bir çay ısmarlıyoruz kendisine. Kalkan’da karşılaştığımız Necip Bey yine. Bisikletli hikayelerini anlatıyor bizlere. Günde 100-160 kilometre gidiyor, ince tur lastiği aksine geniş buldozer lastikleri var, daha önce Napoli-Porto yapmış, Akdeniz kıyılarına fazlasıyla hakim olduğu her halinden belli. Ciğer hacminin benimkinin iki katı olduğuna dair su götürmez kanıtlar verecek hikayeler anlatıyor. Bilindiğin aksine, geceleri yol alıyorlarmış. Sabahları rüzgar çok esmezmiş, ortalama tutturmaları zor oluyormuş. Kadans ve nabız işlerini ise “insan kendini dinlemeli” diyerek kestirip atıyor. Has bisikletçi diye buna derim. “Oley! İzmir-Kaş yaptık, sevindirik olalım” derken, yine işin ehli birine tosluyorum, yeni planlar için elleri ovuşturmaya başlar buluyorum kendimi. Tüm bunlar konuşulurken, caddeden bir bisikletli turcu daha geçiyor! Aha bu kesin turist olmalı. Sesleniyoruz ama duymuyor.

Lokantadan kalktıktan sonra, Serpil Abla, Kaş Kamping’in yolunu tutuyor. Biz de otobüs terminaline gidiyoruz. Necip Bey bu akşam dönüş yapıyor. İşleri dolayısıyla tatili burada bitirmek durumunda. Ömer yarın akşam için bilet alıyor. Ben de ondan bir sonraki gün için biletimi alıyorum. Tur bitti, tatilin ne zaman biteceği de netlik kazandı. O zaman çadırlarımızı kurup denizin keyfini çıkarmanın zamanı gelmiş demektir. Necip Bey’le vedalaşarak, kampingin yolunu tutuyoruz.

Bildiğiniz bütün kamp yerlerini unutun. İzmir’den Kaş’a kadar olan yoldaki en iyi kamp alanı. Kaş Kamping. Hiçbir çadırın diğerinin manzarasını zedelemediği set set yerleşimi, iskelesi, muhteşem berraklıktaki denizi; güneşlenilecek, uyuyacak, başladığınız kitabı bitirene kadar rahatsız olunmayacak sakin yerleri ile, kişisel olarak kendisiyle bir gönül bağı kurduruyor burası. Kampa girer girmez “Bakın burada kim var!” efektiyle tekrar karşılaşıyoruz büyük sürprizimizle. Lokantadayken seslendiğimizi duymayan yabancı turcu, Kuşadası’ndan sonra bize yetişecek olan zat, Peter burada! Nam-ı diğer Vélogod Peter. On gün sonra tekrar karşılaşmanın garipliğiyle, aynı yolun farklı hikayelerini paylaşıyoruz beraber. Başka ailelerin yanında büyümüş ikiz kardeşler gibiyiz. Bizim dinlendiğimiz bir çeşme başı, onun geceleyin konaklama noktası olmuş yeri gelince, fotoğrafını çektiği bir manzaraya, biz başka bir gün, başka ışıklar altında tanık olmuşuz. Sanırım hikayelerimiz ortak. En azından bu dakikadan sonra ortak olacak.

Kaş’taki kalan günler, tatilin tadını çıkarmakla geçiyor. Hayatımda görmediğim çeşitlilikte ürün satan Muhtar marketi, bir tanesinin önünden geçerken Dust In The Wind çaldığını duyarak çok şaşırdığım butik butik lokantaları, güzel restore edilmiş bakımlı sokakları, geceleyin cıvıldayan meydanı, güneşin en güzel batırıldığı antik tiyatrosu, denizinin tertemizliği ile kendisine hayran bırakıyor Kaş. Tura devam edecek olsaydık bile burada bırakırdım diye düşünüyorum bir an için. Bu cennetten sonra yol dağlara doğru kıvrılıyor. Tırmanmaya üşenmemek için bir neden göremiyorum ben!

Akşamları makarnamızı ve biramızı paylaştığımız, sabahları omlet hünerlerimizi birleştirdiğimiz Peter’in yolculuğu Almanya’dan başlamış. Taa Güney Afrika Cumhuriyeti’ne kadar devam edecekmiş. Bir kolu doğuştan sakat olan bu cesur Alman, tahmin edebileceğiniz gibi, bisiklet turuna iki dünya kupasını birbirine bağlamak gibi bir misyon yüklemiş. 2010’daki açılış maçına yetişmeye gidiyormuş. Siz bakmayın onun neredeyse bir yıl sürecek bu tur için yola çok rahat çıkmış gibi göründüğüne. Bisikletini ve fotoğraf makinesini sponsorlar sağlamış. Yoldaki giderlerini de, Almanya’da boşalttığı evinden gelen kirayla karşılıyormuş. Homeless’la turcu arasındaki ince geçişi tutturanlardan Peter. Gerçek bir gezgin.

Gerçek demişken, turun gerçeklerine gelecek olursak... turdaki gider bölüşümünü bakkal defteri hesabıyla yaptık. Herkes o gün ortak kullanılan şey için yaptığı harcamayı söyledi ve bunları not ettik. Yeri gelince aramızdan biri yemeği ısmarladı, diğerimiz çadırların parasını verdi, bir başkası market alışverişini üstlendi. Aralarda ve en sonunda yaptığımız toplama ve çıkarmalarla birbirimize ne kadar borcumuz olduğu ortaya çıktı. Bu konudaki üstün becerisi nedeniyle Ömer’e teşekkür ediyorum. Bu şekilde aramızdan birinin banka olmasına gerek kalmadı, bir kişinin çok nakit taşıyarak sorumluluk almasının önüne geçmiş olduk. Tur boyunca otobüs ulaşımları hariç, ortalama 30-35 lira/gün gibi bir harcamam oldu. Şartlar yiyecek ve içecek kısmından zorlanırsa 20 lira/gün gibi bir ortalamaya rahatça inilebilir diye düşünüyorum (öğle yemeklerini de manuel yoldan sağlamak, daha az içki, powerade ve kola tüketmek). Turladığımız bölgenin turistik olması sebebiyle ortalamanın bu seviyede bulunmasını normal karşılıyorum. Kaldı ki tur boyunca 15 şişe kadar bira içmişim. Keyfimizden şuncacık ödün vermemişiz.

Nihayetinde, iki gün sonra bütün turcular Kaş’tan ayrılmış oluyor. Herkes hayatına kaldığı yerden devam ediyor. Bu Kaş için, bir şeyi değiştirmiyor. Geride bıraktığımız tüm sahiller ve tüm güzellikler için de bir şey değişmiyor aslında. Değişen şey, kilometre sayaçlarındaki rakamlar, jant göbeklerinin kalan mekanik ömürleri de değil. Değişen biziz. Gözümüz görmesi, kulağımızın duyması değişti. Ha tabii... bir de elbet bacak kaslarımızın çapı değişti! Sağda solda yüklü bisikletçiler görürseniz onlara lütfen kibar davranınız, elbet hepsinin anlatacak bir hikayesi vardır.


***

Büyük bir karanlık perdesi var bu olayda. Neresi olursa olsun, bir yerde, hiç görmediğiniz bir turcunun bir rampayı tırmanıp tırmanamadığı, bisikleti seven bizler için çok şeyi değiştirir. Gökyüzüne bakın ve sorun kendi kendinize: Evet mi, hayır mı? Bisikletçi rampanın tepesine ulaştı mı, ulaşmadı mı? Bakın nasıl her şey değişecek... Ve bisiklete binmeyen kimse, bunun ne denli önemli olduğunu anlamayacaktır! Bu benim için dünyanın en güzel ve en hüzünlü resmidir. Bir önceki sayfalardaki resmin aynıdır, ama belleğinize iyice yerleşsin diye bir daha koydum. Bir bisikletçinin zirveye ulaştığı ve inişe geçtiği yerdir burası. Bu resmi iyice inceleyin ki, bir gün yine yollara, dağlara düşerseniz, orayı tanıyabilesiniz. Yolculuğunuzda bu noktaya gelince, n’olur acele etmeyin. Bir süre pırıltının tam altında bekleyin. Karşınıza bir bisikletli çıkıyorsa, gülüyorsa, güneşten yanmış bronz bir teni varsa, sorulara karşılık vermiyorsa, biliniz ki odur. O zaman n’olur yüreğime su serpin. Haber salın, geri döndüğünü bildirin bana.

29 Aralık 2009 Salı

İzmir-Kaş turu (10/11)

10. gün

31 Ağustos Pazartesi

Ölüdeniz – Patara

72,96 km

Saat çalıyor, uyanıyorum. Hava karanlık. Bir saat içinde toparlanıp çıkıyoruz Sugar Beach’ten. Yolumuz uzun, belirsiz. Ölüdeniz’den Faralya’ya doğru gideceğiz. Kirme mahallesine sapacağız sonra. Dağı aşınca Kalkan yoluna çıkacağız. İnişte Pınara’yı ziyaret ederiz diyoruz. Çok meraklıyız ya antik sitelere. Anayola anca çıkabildikten sonra Xanthos 1km tabelası bile o yorgunlukta arkasına iki sıfır eklenerek 100km okunduğu için, bugün hem Pınara’dan, hem Sıdyma’dan, hem bu Xanthos’tan, hemi de Letoon’dan olduk. Tarihe kayıtısız bir şekilde yol alarak, soluğu Patara’da aldık. Şu da bir gerçek ki Atlas ya da National Geographic muhabirleri bisikletle seyahat etmiyorlar. Antik kentlerle sıcak hava ve bisiklet aynı koltuğa sığmıyor karpuz.

Sabah taze taze tırmanıyoruz. Yolun uçurum kısmı olan sağ tarafında genellikle koruma yok. Bazen çok daralıyor ediyor ama fazla sıkıntı çekmeden 350 metre yükseklikten Kelebekler Vadisi’nin içine bakar buluyoruz kendimizi. Kirme mahallesinin girişi de tam olarak buradan başlıyor. Yol Kirme’nin içinden ikiye ayrılacakmış. Tabii yol ayrılana kadar bir 350 metre daha tırmanmamız gerekiyor. Bir saniye, battery low veriyor. Hay allah daha da tırmanacağız sanki.

Bu vahşi yolun kalan kısmı da, yaklaşık 400 metre daha tırmandıracak bizi. Sadece bizi değil, yüklü bisikletler de katılacak bu serüvene. Abartısız bir saat boyunca bisikleti elimde sürüyorum. Hatta kaplumbağa hızını geçemediğim için kilometre saatim kayıt bile etmiyor beni. Önemsenmiyorum kilometre saatince. Bu eksik dataya rağmen ilk on beş kilometre 7,5km/h gibi rezil bir ortalamayla geçiliyor. Hiç bisiklete binmeseydim, yüksek nabızlarla uğraşmayacağımdan daha az yorulurdum. Bu bir gerçek. Artık toprak yola edilen küfürler, sinir harpleri, arkada serilen aynı manzaraya bakıp bakıp “ulan bir gıdım ilerlemiyor muyuz ne bu?” diye delirmeler (başlarda “ehe ölüdeniz, bak” şeklinde parmakla gösterilen yer, bir süre sonra, “iyice küçülmüş, bak” ya da “şu koylar dün tekneyle gittiğimiz taraf değil mi?” veyahut “ben kıllanmaya başladım abi” gibi ünlem cümlelerine bırakmıştı kendini), dönülen virajdan sonra bir sonraki tırmanılacak yolun hiçbir şekilde seçilememesi, bilinmeyene asabiyetle tırmanış hakim turumuza. Elimizdeki son damla sular da tükendiğinde, zirveye pek yaklaşmıştık, iniyoruz ulan artık demiştik, ettiğim küfürlere içerlenen birkaç tane sürpriz rampa olmuştu gerçi ve sonunda Kirme’den sonraki ilk yerleşim yerine ulaşmıştık. Artık öleceğimizi sandığım için, teyzenin evine “teyze suuu” diye bir girişim var, sonra bizimkilerin oraya bir dalışı var, gelinin bize bir karpuz kesişi var ki, sormayın gitsin.

Deniz seviyesinden 1100 metre kadar tırmandık. Bunun yarısından fazlası toprak zeminde gerçekleşti. Şimdiki aklım olsa bu aşamadan sonra çevreme dikkat kesilip Pınara üzerinden anayola inmeye çalışırım, Saklıkent’te bir gün daha mola verirdim. Ertesi gün de demin saydığım antiklerden birkaçını gezerdim diye düşünüyorum. Ancak o anda, geç gelen mükafatın ilk hevesli dondurma yalayışları, muhteşem bir manzara eşliğinde inerek şapırdatılıyordu. Sonradan eğimi azalarak potansiyel enerjimizi verimli bir şekilde değerlendirmemize yarayacak bu yol, Dogurda ve Boğaziçi’nden geçerek, bizi hızla 44üncü kilometrede anayola çıkaracaktı.

Anayola çıkmadan hemen önce kola, cips ve bir takım bisküvi takviyeleri yapıyoruz. Anayola çıkarken çevremizi saran bisikletli veletlerden de incir alıyoruz. Artık düz yolda, ama biraz da rüzgara karşı, tempomuzu bularak ilerlemeye başlıyoruz. Ben ciddi bir şekilde basıyorum. Ufak bir kola molası vermek için kapısının önündeki mıcırlı zeminine haşırt diye daldığım bir bakkal, kulaklarımdaki ezgiye uygun olarak, beni Her Şey Çok Güzel Olacak filminin dönüş yolundaki molalarından birine götürüyor. Evet, keşke bugün altımızda bir Renault Toros olsaydı da bu kadar acı çekmeseydik, ağzımızı bozmasaydık, dağlara taşlara küfretmeseydik.

Xanthos ve Kınık’tan tırıs geçerek son hızla Patara kavşağına varıyorum. O günlerden dört ay sonra suikast iddialarıyla ortalığı kasıp kavuracak bakanımız Bülent Arınç kasaba halkınca bekleniyormuş. Bir takım turistik incelemelerde bulunacakmış. Aslında Patara’ya onunla aynı günde varıp trafiğe ve kalabalığa yakalanmak gibi bir talihsizlik yaşamamız mümkünken, bakanın gelmesi çarşamba gününe ertelendiği için, biz yine anonim bisikletçiler olarak çadırımızı kuruyoruz.

Bu akşam İstanbul Pansiyon’un bahçesinde konaklıyoruz. Yüklerimi bıraktığım gibi, Patara’nın köy kısmını geçip, antik kentine ve sahiline uğruyorum. On kilometre uzunluğunda hayvan gibi bir plaj. Ucu bucağı görünmüyor demek saçma, çünkü uç ya da bucak yok. Bir de kalkıp burda denize girmem, kendimi dünya üzerinde sandığımdan çok daha küçük hissetireceği için, böyle bir girişimde bulunmuyorum. Dağlar aşmışım, yorulmuşum. Zaten yarın bir kartpostala dahil olarak, Kaputaş plajının mavinin tonlarından ton beğenen muhteşem denizine girecek, İzmir’den oraya kadar çevirdiğim tüm pedalların öcünü tek kulaçta alacaktım.

Turu yarın Kaş’ta bitireceğiz. Hedefi yakına çektikçe motivasyonumuz iyice düştü. Artık son pedallar dönecek, son değişen manzaralar izlenecek. Kaş’ta bize ufak bir sürpriz var. “Bize” derken, yerküreyi ikitekeriyle arşınlayanlardan bahsediyorum. Tee Kuşadası’nda “size yetişirim” diye söz veren biri vardı hani... dağ dağa kavuşmaz, insan da insana kavuşadursun, bisikletliler birbirlerine göbekten bağlıdur!

27 Aralık 2009 Pazar

İzmir-Kaş turu (9/11)

9. gün

30 Ağustos Pazar

Ölüdeniz

0 km


İzmir’den beri beş yüz kilometre devirmiş bulunuyoruz. Günlük ortalama altmış kilometre kadar yol kat etmişiz. Fena sayılmaz. Ortalamayı bu civarda tutarak turu Kaş’ta bitirmeye doğru gidiyoruz. Ancak henüz, en azından Antalya’ya kadar gideceğimizi sanıyoruz. Nihai karar ertesi gün Patara’daki kahvaltımızda belli olacak. Ölüdeniz’deki tatil günümüzden istifade ederek turun haritasına bir göz atabiliriz. Geçtiğimiz ve konakladığmız yerler bisiklet ikonlarıyla işaretlenmiştir. Zoom yaparak detaya girebilir, burnunuzu sokabilirisniz.

Yarın tarif aldığımız bir yoldan gideceğiz. Kelebekler vadisinin tepesine çıktıktan sonra Kirme’nin toprak yoluna sapacağız. Bir şekilde tepeleri aşarak, Kalkan’a giden anayola çıkma niyetindeyiz. Bize şimdilik anlatılan, o yolun yeterince geniş ama toprak olduğu. Ne kadar irtifa kazanacağımızdan haberimiz yok. Dönüp dönüp aşağı bakınca “aynı yerdeyiz lan” demenin varoluşçulukta septisizme kadar götürceğini hiç düşünmemiştim daha önce. Özetle ufukta Akdeniz’in bizi terketmediği, garip bir tırmanış yaşanacak. Yes please, mind the gap.

26 Aralık 2009 Cumartesi

İzmir-Kaş turu (8/11)

8. gün

29 Ağustos Cumartesi

Aksazlar – Ölüdeniz

28,79 km

Turun en kısa günü diyorum. Evet, turun en kısa günü. Hani off gün verecektik? Nerede bizim molamız? O da çok yakında. E sen iki gündür altmış kilometre bir şey gittin, bütün yolu piç ettin, bir de üstüne mola mı veriyorsun? Evet, veriyorum. Senin Ölüdeniz’deki yokuşlardan haberin var mı? Hayır, yoktu.

Dün geceki içerikli ve içtenlikli konuşmaya içerlenen Ozan, tura daha fazla devam etmeme kararı alıyor. Keşke, en azından yarınki mola günümüze kadar yanımızda olsaydı ve o eğlenceli günü paylaşsaydık, geride kalan yüzlerce kilometre yolu paylaştığımız gibi. Kaptan gemisini terk ettiği için grup psikolojisinden iyice sıyrılıyoruz. Sabah ilk iş pırıl denize cumburlop ediyoruz, ardından uzun sohbetli kahvaltılarımızdan birini yapıyoruz, pıldı pırtıydı derken, Fethiye belediye çay bahçesinde de atıştırmadan sonra, bir de bakıyoruz ki saat öğleni vurmuş. Turist bürosu, para çekme, Ozan’la vedalaşma anlarımız da eklenince bir buçuğu buluyor. Güle güle Ozan, bundan daha güzel olacak mı bilmiyorum, ama bir daha turla ve bizi de çağırmayı unutma lütfen!

Üç kişi kalıyoruz yine. Bu üç kişi, normal yol olan Ovacık üzerinden değil, Kayaköy üzerinden Ölüdeniz’e gitmeye kalkışınca, dünyanın en dik rampasıyla yüzleşiyorlar. Likya yollarının başlangıç noktasından itibaren deve bağırtan ve kıvrımsız yokuşlara sürüyoruz bisikleti. Amynthas kaya mezarlarına uğramıyoruz bile. Birçok yerde motor su kaynatıyor. Bir çeşme başında en uzun molamızı veriyoruz. Tırmanmanın başlarındaki iki küsur kilometrelik kısmın ortalama eğimi %11’di. Daha ne kadar gideceğiz ulan derken, üç yüz seksen metre rakımla pik yaparak, Kayaköy’e iniyoruz. Kayaköy’ün sokaklarında hiç beklemediğim bir şey görüyorum. Bir huri. Üstelik altında Sedona 771 bisikletle geliyor. Evet, benimkinden. Hafif gülümsüyor ve yanımızdan geçiyor güzel şey. Belki de başıma güneş geçti.

Kayaköy’ün boş bir mahallesi var, mübadele zamanı rumlar tarafından terk edilmiş. O salak insan göçüne dolaylı yoldan neden olan, yunan işgalinin baş sebebi götveren ingilizler de hemen yukarıda (buradan 140 metre), Ovacık dolaylarında Eurosport izleyip, bira ve cips tüketip, villalarında havuz sefası yapmaktalar, tenleri Anadolu güneşine uyum sağlayamadığı için, yolunmuş tavuk götünden farksız görünüyorlar. Turist mi bunlar? Bence düpedüz işgalciler.

O ingiliz yığınının içinden çıkıyoruz ve Ölüdeniz’de çok dik bir iniş başlıyor. Durup fotoğraf çeke çeke indiğimiz için iyice uzatıyoruz bu süreci. Sahile varıyoruz, Babadağ’ın iki bin metre rakımlı tepesinden atlayıp, dünyanın en güzel manzarası eşliğinde döne döne aşağı inen yamaç paraşütçülerinin iniş yaptığı noktanın yanına varıyoruz. Bir fransız turist görüyoruz. Bir süre bisikletle seyahat etmiş, ama İsrail çok pahalı geldiği için bisikletini orada satmak zorunda kalmış. Otostop çekerek yayan devam ediyormuş. Biz çadır kuracakken, o kumsala matını serip uyuyacağını söylüyordu.

Ölüdeniz’in adının geldiği yere yakın olan, yani ölü olan dalgasız deniz kısmına sahili olan Sugar Beach Club’a yöneliyoruz. Fiyat makul. Tesis yabancılar için yapılmış gibi görünse de semaverine kadar türk karavanlar ve çadırlar var. Bir yanda Adanalı çadır komşularımız var. Diğer yanda bize ertesi gün gideceğimiz o korkunç yolu tarif edecek ingilizce öğretmenimiz var. Eşcinsel mizaçlı kamp resepsiyonistimiz var. Duşların oralarda ingilizce uyarı levhaları var. Tuvalet kapılarının iç yüzünde beş senelik tükenmez kalem sıçarken tatil notları var. Herkes mutlu mesut tatilini yapıyor, bir çadır kampinginde olması gerektiği kadar saygılı ve sessiz hareket ediliyor, kimsenin gözü arkada kalmıyor. Çoğumuz türküz ama avrupalı gibi kamp yapıyoruz.

Yarın mola vereceğiz. Gerçek tatil zamanı. İki gündür yola erken çıkmadığımız düzenimizi iyice bozduk. Bir tekne turu atarız, dondurma yeriz. Yamaç paraşütü olayına mı girsek ne yapsak? Zafer bayramını nasıl kutlasak?

13 Aralık 2009 Pazar

İzmir-Kaş turu (7/11)

7. gün

28 Ağustos Cuma

Yanıklar – Aksazlar

32,60 km

Turun en kısa günü demek isterdim. Plansızlıktan göbeğimiz çatladığı için, yarın nerede olacağımız meçhul. Bırakalım bu cetvel işlerini, anı yaşayalım. Dün, gecenin bir köründe Yanıklar köyünün bulunduğu vadinin yukarılarında yer alan Pastoral Vadi ekolojik yaşam çiftliğinde almıştık soluğu. Sabah da gözlerimizi hafif nemli ama tertemiz bir güne açıyoruz. Nereye gelmişiz biz diye bakıyoruz gündüz gözüyle. Havanın nemli olmasının dezavantajı, üstümüzün başımızıın kurumamış olması. Bu vadide telefon da çekmiyor. Telefon çekmemesinin dezavantajı ise Ozan’ın buraya gelen yolu bilmemesi.

Sora sora Bağdat bulunur önermesinden yola çıkarak, Ozan sabah kahvaltıya yetişiyor. Bugünü off geçirmeyi düşünüyoruz. Ancak, çadırda kalmamıza rağmen, üç öğün buranın mutfağından beslenmemiz biraz pahalıya gelecek gibi görünüyor. Ahmet Bey süper bir indirim yapıyor ve kişi başı yirmi beş milyon gibi bir ücret veriyoruz; çadır ve üç öğün yemek. Özellikle, vadinin ayrıca bir kamping yeri olmayışı da, bugünlük Fethiye tarafına devam etmemize neden oluyor. Zaten otuz kilometre bir yol gideceksin canım demeyin. Yedi gündür it gibi bisiklete biniyoruz. Ayaklarımı duvara dikip saatlerce gökyüzüne bakmak istiyorum.

Dağdan gelen suyun doldurduğu havuzda yüzdükten, hamakta not tutup, uyukladıktan sonra, öğle sıcaklarını atlatıyoruz. Saat beş civarı yavaş yavaş yola koyuluyoruz. Kamp zemininin gevşek oluşu nedeniyle çantalar ve eşyalar tozlanıyor. İlerleyen zamanlarda zemin oturmuş olacaktır elbette. İdeal kamp alanı nasıl olurun kitabını yazabileceğimi sanıyorum. Henüz Ölüdeniz’de çadır kurmadığım için yazacağım kitapta birkaç eksiklik olması mümkün. Ah tabii, asıl Kaş’a gidince vizyonum epeyi genişleyecek.

Gece görmediğimiz yollara bakıyoruz. Yol gerçekten çok bozukmuş ve yanımızda akan kanal bir illüzyondan ibaret değil, gerçekmiş. Dönerken gündüz gözüyle yolu şaşırmamız da ayrı bir komiklik. Tekrar anayola çıktığımızda, Fethiye yönünde pedallamaya başlıyoruz. Zaten bir pedal, iki pedal, bilemedin üç, pat Fethiye’deyiz. Likya2Teker bisiklet dükkanına geliyoruz. Bisikletleri park ettiğimiz bir vakit, Ozan’ın arka lastiğinde bir çarpılma tespit ediyorum. Lastiğin iç tellerinden kaynaklanan bir yamukluk. Hidrolik maduriyetinin üzerine bir de arka tekerini değiştirmek zorunda kalıyor Ozan. Bu, bütün tur boyunca, Ömer’in SPD kallerinin kaybolan vidası yerine yedeğini takmamızın ve bir iki ufak lastik patlağını halletmemizin dışındaki son mekanik problem oluyor. Altı bisiklet için hiç de fena değil. Mesela vites arızası çıksa, elimden pek bir iş geleceğini sanmıyorum. Sağa çeviririz, olmadı sola çeviririz.

Bisikletçideki geyiğimizin uzaması nedeniyle, “ulan medeniyete geldik, bir Burger King patlatalım” cinsinden monoteist kapitalist hayallerimiz de suya düşüyor. Bu türden hayallerin gerçeğe dönüştüğü bir hikayeyi Mudanya-İzmir turu 8/8 başlığı altında incelemeniz mümkün. Hava kararmadan çadırlarımızı kuralım, sonra ne bok yersek yiyelim diyoruz. Fethiye’nin güney batısından üç buçuk kilometre kadar ilerdeki Aksazlar koyuna gidiyoruz. Yüksek çam ağaçlarının altında çadırlarımızı kuracağız. Bamya var, ton var, makarna var (her zamanki gibi). Bu sefer önden biralarımızı da alıp, şıngırdatarak giriyoruz kamp alanına. Bisiklet, düz ayak, çadır, deniz. Nerede kalmıştık?

Akşam Ozan’la şehre iniyoruz. İnternet kafe bulup bir saat kadar oyalanıyoruz. Sonra çıkıp birer bira daha alıyoruz. Eski alışkanlık olarak, standart Efes aldığımız için twist off kapak söz konusu değil. Zaten bu şişelere de twist off koysalardı açacak endüstrisi çökerdi (bkz.açacak endüstrisi). Biramı açmak için, bir çocuk parkının demir uçlarını deniyorum ilk önce. Sonra aklıma en çok demir yüzeyin toplandığı şey geliyor. Bisiklet. Hatta spesifik olarak SPD pedallar. Takıyorum şişeyi pedalın ortasına, pıtıss. Ağzı olsa da konuşsa şu alet, kimbilir neler anlatırdı...

Limana karşı oturup, ayaklarımızı denize doğru sallandırıyoruz. Neydik ne olduk diyoruz. Hatay diye çıkmıştık yola, oysa huşu içerisinde, Fethiye’de biramızı içmekteyiz. Uzun yolun kafada bittiğini anlaşılıyor. Kafan kalkıp Hatay’a uzanmışsa, bedeninin de onu takip etmesi kaçınılmaz oluyor. Ancak hiç yoktan kalkıp Hatay’a giden, kafasını kovalayan bir bedenden de pek bir hayır gelmiyor. Bazı şalterleri indirmiş olmak gerekiyor. Ya da birkaç tahtayı söktürmek icap ediyor. Elbet bir gün yapılır yine o yollar, çıkılır yine rampalar, çeşmelerde durup kana kana su içeriz yine. Ancak şimdi, karşımızda Fethiye’nin ışıklarının pırıldadığı bu cuma gecesi, biz sadece keyifli vakit geçirmek istediğimizi fark ediyoruz. Bisiklet bir araç, bu sefer tatil işimizi gördü. Spor, eğlence, kafa dağıtma, gezme, kız tavlama gibi işlere de yarayacaktır sen isteyince. Oturduğumuz yerden kalkıp, gecenin karanlığında, kamp alanımızın yolunu tutuyoruz. Giderken kafa lambamı söndürüyorum bir an için. Bak işte, uçuyoruz!